top of page

 «Ve sonra hayat başladı»

İsviçre-Türkiye arasında biyografik-fotoğrafik bir araştırma

 

 

Ayse Yavas’ın babası Hüseyin Yavaş’ın en başta niyeti Kanada’ya göç etmekti. Fakat bir rastlantı sonucu kendini İsviçre’de buldu.

 

1963 yılında 10 arkadaşıyla birlikte yaptığı tren yolculuğu İsviçre, Brugg tren istasyonunda son buldu. Sonraki yıllarda Karadeniz’in Doğancılı köyünden ve İstanbul’un Beykoz ilçesindeki Anadolu Hisarı’ndan 70 kişiye İsviçre’nin Aargau kantonundaki fabrikalarında iş buldu.

 

16 yaşında evden ayrılan kızları bugün, neredeyse 50 yıl sonra, anne babasının, aile dostlarının, akrabalarının ve de birlikte büyüdüğü çocukluk arkadaşlarının hikâyelerini merak ediyor. Ayşe Yavaş onların kimler olduğunu, neler yaşadıklarını, niyetlerini, neler hissettiklerini ve bugün neler düşündüklerini öğrenmek istiyor. Ortaklaşa yaptığımız araştırma, İstanbul’da Anadolu Hisarı’nda ve de Karadeniz’in Doğancılı köyünde yaşayan anne babasının röportajıyla başlıyor. Kendileri 38 yıl boyunca Brugg ve Windisch’te çalıştıktan sonra 1997 senesinde, o zamanlar 3 yaşındaki oğulları Atilla ile İsviçre’yi geride bırakarak Türkiye’nin yolunu tutmuşlar. Küçük kızları Lale ise Wettingen’de lisede okurken, evden ayrılıp Zürih’e yerleşen ablasında kalmış. Büyük oğulları Genç Osman ise 80’lerin ortasında İstanbul’a yerleşmiştir.

 

Ayse Yavas, çocukluğundan itibaren fotoğrafçılığa yoğun ilgi duyar. Daha genç kızlık yıllarında fotoğraflı günlük şeklinde bir albüm oluşturmaya başlar. Elinde kamerayla, kimliğini aramaktadır. Bu sergide kendisinin de katkılarıyla zenginleşen geniş bir aile albümü yer alıyor. Windisch, Brugg, Baden, Zürich, Anadolu Hisarı ve Doğancılı köyünde Yavaş ailesinin arkadaşları ve de akrabalarıyla buluştuk. Bizlerle anılarını ve hikâyelerini paylaştılar. Bize emanet edilen hikâyelerden ve özel fotoğraflardan oluşan bu değerli hazine, işçi barakaları sakinlerinin olağan fabrika hayatı dışındaki yaşamlarını gösteriyor. Bu fotoğraflar onların özel yaşamlarını nasıl şekillendirdiklerini gözler önüne seriyor. Çalışmamızda aşk, evlilik, aile, çocukluk, okul, iş ve ev hayatı, seyahat, hobiler, özlemler, hayaller ve değerler gibi evrensel konuları işledik.

 

Verdikleri röportajlarla Aile Albümü’ne katkı sağlayan herkese içtenlikle teşekkür ediyoruz: Meryem Yavaş, Hüseyin Yavaş (1939-2019), Genç Osman Yavaş, Lale Türkan Yavaş, Atilla Yavaş, Memduh Yeşiltepe, Nesrin Yeşiltepe, Peri La Roche, Elif La Roche, Andreas La Roche, Cahit Yurtsever, Tüba Saxer, Atiye Yavaş, Nihal Kıran, İbrahim Kıran, Hansjürg Gfeller, Markus Mäder, Malik Kolcu, Filiz Kolcu, Gökşin Varan, Ümmügül Varan, Murat Muharrem Varan, Özgür Yıldız, Nesteren Tural Recan, Devin Tural, Ercan Recan, Selahattin Güneş, Philipp Burger, Emre, Neda Sakancy, Imre Sakancy, Margrit Zimmermann, Güzin Merve.

«O zamanlar İsviçreliler de varlıklı değillerdi. Bizlere kiraladıkları odaların hiçbir özelliği yoktu: odun sobalı, banyo küveti bodrumda olan odalardı bunlar.»

Nihal Kıran

 

İşçi barınaklarında kalmak istemeyen, maddi imkânı olanlar 50 İsviçre frangı karşılığında İsviçreli bir ailenin evinde oda tutuyordu. “Çok da sıcak karşıladılar bizleri,” diye hatırlıyor Meryem Yavaş. Zorluklar, aile kurmaya karar verdiklerinde başlamış. O zaman birden, “Çocuklara burada yer yok,” denmiş.

“Kendine ait bir ev bulmak çok zordu. Umutsuzluğa kapılmıştım,” diyor Muharrem Murat Varan. Bir sebebi de maruz kaldığı ırkçılıkmış. “Odalarını kiralayanlardan en çok duyduğum cümle: ‘Yabancıları istemiyoruz’ şeklindeydi,” diyor Varan. Hatta bir keresinde birisi ona şöyle demiş: “Madem öyle, neden karınla gidip tren garında gecelemiyorsunuz?” Wyden’de ev bulduğundaki sevincini hâlâ unutmuş değil. “Ama o daireyi de ancak ustabaşımın referansıyla tutabilmiştim.”

 

«Selamlar Isvicreden!»

Ibrahim Kıran

 

«Kabelwerke’de 38 sene çalıştım. 1980’lerin başında bana dört adet altın vrenel verdiler. Onlar için iyi bir seneydi ve bize bu şekilde teşekkür ettiler.»

Meryem Yavaş

 

«İsviçreliler ağır iş yapmazlardı. Onlar ustabaşı ve şeflerdi.»

İbrahim Kıran

 

Fabrika hayatı

​Georg Fischer AG (Georg Fischer AŞ)
1963 yılında Brugg’a gelen Hüseyin Yavaş ve on arkadaşı Georg Fischer AG dökümhanesinde çalıştılar. Ticari nedenlerden ama aynı zamanda da çevre halkının hava kirliliği ile ilgili şikâyetleri üzerine 1971 yılında dökümhanenin faaliyetleri durduruldu ve ardından binanın yıkımına karar verildi. Çalışanlara Georg Fischer AG’nin başka şubelerinde, Aarau kantonundaki yan kuruluş Oehler’de veya Schaffhausen’deki fabrikalarında iş teklif edildi. 1988 senesinde Georg Fischer AG, Brugg’daki tüm fabrikalarını kapatma kararı aldı.

 

Isoplast AG (Isoplast AŞ)

Meryem Yavaş’ın çalıştığı ilk yer Brugg’da, sargı ve bandaj malzemeleri üretimi yapan Isoplast AG idi (1968). Şirket 1972 yılında Schaffhausen’deki rakibi olan Internationale Verbandstoff-Fabrik IVF tarafından satın alındı. 2002 yılında IVF Hartmann Gruppe, Brugg’daki üretimine son verdi. İlk yardım ve bandaj malzemeleri alanında öncü olan Isoplast AG’nin şirket sloganı “Şifa olsun, Isoplast ile iyileşesin!” (“Heile, heile Säge und Isoplast zum Pfläge!”), on yıllarca geniş bir halk kitlesinde yer etmiş bir özdeyiş niteliğindeydi.

 

Brugg Kabel AG (Brugg Kabel AŞ - eski adıyla Kabelwerke Brugg AŞ)

Meryem ve Hüseyin Yavaş’ın olduğu gibi Türkiye’den birçok kadın ve erkeğin işveren firması, Brugg ve Windisch bölgelerine yayılmış olan Brugg Kabel AG idi. Şirketin uzmanlık alanı kablo ve kablo sistemleridir. İlkin 1896’da Gottlieb Suhner’in kurduğu Herisau şirketinin bir şubesi olarak açılmıştır. 2020 yılında Terna S.p.A (Terna AŞ) isimli İtalyan grup, Brugg Kabel AG’yi devralmıştır.

 

Chocolat Frey (Frey Çikolataları)

Chocolat Frey’in fabrikasında çoğunlukla kadınlar çalışıyordu, 1970-2000 yılları arasında burada Nihal Kıran, Meryem Yavaş ve Filiz Kolcu da çalıştı. 1960’ların başında Buchs/Aarau’daki en modern çikolata, şekerleme ve tatlı fabrikalarından birini kuran Migros, 1887 yılında Aarua’da kurulan Chocolat Frey’i satın aldı ve ardından üretimlerine Chocolat Frey ismiyle devam etti.

 

Kunz İplik Fabrikası

Aralarında Cahit Yurtsever’in annesinin de olduğu Türkiye’den gelen kadınların bazıları, 150 yıllık faaliyetin ardından 2000 senesinde kapatılan Kunz İplik Fabrikası’nda iş bulmuşlardı. 1928 yılında “İplik Kralı” Kunz’un kurduğu tekstil fabrikası 1. Dünya Savaşı’ndan sonra 1938 yılında nasyonal-sosyalistlerce kamulaştırılana kadar Yahudi iş insanlarının kurduğu Stuttgart’taki Wolf & Söhne’ye aitti, 1941’den 1996’ya kadar da Oerlikon-Bührle sanayi kompleksinin bir parçası olmuştur.

 

ABB (BBC)

1960 yıllarında ABB (eski adıyla BBC) gibi sanayi kuruluşları Türkiye’den teknik uzman istihdam ediyordu. Bunlar doğrudan İstanbul ve de başka şehirlerdeki eğitim yerlerine ve okullarına gönderiliyordu. Aynı dönemde teknik meslek yüksekokulunda görevli Nesteren Recan Tural’ın babasına da eski adıyla BBC olan şirketin temsilcileri tarafından iş teklif edildi.

 

Kern

Nihal Kıran, 1819 senesinde Aarau’da kurulan köklü şirket Kern’de çalışıyordu. Kernli şirketin ölçüm aletleri İsviçre’nin ve de dünyanın sanayileşmesi sürecine katkı sağlamıştır. Dünya çapındaki şirket, 1988 yılında rakip bir şirkete satıldıktan sonra 1991 yılında kapatıldı. Nihal Kıran, Chocolat Frey’e geçti.

 

ELCO (2011 yılına kadar Schaller Frewi AG olarak faaliyetteydi.)
Atiye Yavaş, 1891 senesinde kurulan Schaller Frewi AG (Schaller Frewi AŞ) adlı zarf fabrikasında çalışıyordu. 2000’li yıllarda İsviçre’nin fotoğrafçı camiasında kendine yer edinmeye çalışan Gökşin Varan da burada bir dönem kendine iş buldu. 2011’den itibaren zarf ve kırtasiye malzemeleri üreten bu başarılı şirket ELCO ismiyle faaliyetini sürdürmektedir.

 

Çalışma ve Oturma İznine İlişkin Düzenlemeler

 

1954: Migros, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ortaklaşa Migros Türk’ü kurar. 1975 yılında Migros Türk, Koç Holding tarafından satın alınır. 2011’den bugüne kadar Türkiye’nin en büyük perakendecisinin en büyük hissedarı İngiliz BC Partners’tır. Turuncu renkteki M, MM ve MMM harfleri şirketin İsviçre-Türk geçmişini hatırlatır niteliktedir.

1954: Türk vatandaşları ancak işleri olduğunu belgelemeleri şartıyla İsviçre’ye giriş yapabilir.

1959: Migros kurucusu ve LDU meclis üyesi Gottlieb Duttweiler İsviçre’nin Türkiye gibi uzak ülkelerden de işçi almasını teklif eder.

1960: Türk hükümeti göçü teşvik eder. Askeri yönetiminin beş yıllık planında “fazla iş gücünün” ihraç edilmesi gerektiği belirtilir.

1961: Türkiye’nin Bern büyükelçisi Zeki Kuneralp; Federal Yabancılar Polisi, Federal Sanayi, Ticaret ve Çalışma Dairesi BIGA ile göç konusunu ele almak üzere görüşmeler başlatır. Görüşmeler sonunda İsviçre-Türkiye arasında bir anlaşma sağlanamaz.

1961: 1957-1961 yılları arasında İstanbul’daki Migros’un genel müdürlüğünü yapmış olan Karl Ketterer, Zürih’teki Limmatplatz merkezli Federal Migros Kooperatifleri MGB’de “Türk İşçileri için Danışma Merkezi”ni kurar. Bu danışma merkezi 1969’da İsviçre Radyosu’nda ilk kez Türkçe yayın yapar. Halefi kuruluş, Winterthur’daki Türkgücü Derneği olur.

1970: İsviçreli erkekler Schwarzenbach önergesini oylar. Buna göre İsviçre pasaportu olmayanların sayısı toplam nüfusunun %10’unu geçemez. Bu önerge kabul edilseydi, 350 bin işçi İsviçre’yi terk etmek zorunda kalacaktı. Buna ön ayak olan,

1961’de kurulan Nationale Aktion partisiydi (İsviçre Demokratları). Girişimin başı, Zürihli ulusal konsey üyesi James Schwarzenbach’tı.

1971: İsviçre -Türkiye arasındaki sosyal güvenlik anlaşması onaylanır. Türk pasaportu olan işçiler bundan böyle İsviçreli işçilerle aynı sosyal haklara sahiptir.

1980: Askeri darbe sonrası siyasi muhalifler, Kürtler, Aleviler, Asuriler ve Ermeniler gibi azınlıkta olanlar Batı Avrupa’ya kaçarlar ve İsviçre de dâhil olmak üzere çeşitli ülkelere sığınma talep ederler.

1981: Federal Yabancılar Dairesi BfA (bugün Göç İdaresi Başkanlığı SEM), girişi reddedilen Türk vatandaşları için “retour, refusé, respinto” anlamına gelen R damgasını kullanmaya başlar.

1981: İsviçre’de ilk iltica yasası yürürlüğe girer. Cenevre Sözleşmelerine (1949) göre etnik aidiyetleri, dinleri, milliyetleri, sosyal konumları veya siyasi görüşleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalanlara sığınma hakkı verilmesi öngörülür.

1982: Federal Konsey, Türk vatandaşları için vize şartını geri getirmeye karar verir. Federal Meclis Üyesi Pierre Aubert yabancı düşmanlığı yapan çevrelerin iç siyasetteki baskılarına boyun eğmek istemez ancak Federal Konsey’deki oylamada kaybeder.

1984: Türkiye’deki siyasi ve ekonomik durum nedeniyle İsviçre’ye sığınma talepleri artar. Yabancı düşmanlığı eğilimlerinin baskısıyla iltica yasası revize edilir. Bu durum Aargau Yabancılar Polisi müdürünün Türkiye’den gelen sığınma başvurularını kabul etmemesi gibi durumlara neden olur. Yasal prosedürler kısaltılır, çalışma hakkı kısıtlanır ve “gerekçesiz” olarak sınıflandırılan kişisel başvurular geri çevrilir.

1988-1990: Cenevre kantonu, Türkiye’nin işçi istihdam edilen ülkelerin arasına alınması için başvuruda bulunur. Bunun üzerine federal yönetim temsilcilerinden oluşturulan çalışma grubu 20 Nisan 1990’da Federal Konsey’e bu başvuruyu geri çevirmesini tavsiye eder ve görüşlerini yazılı olarak şu şekilde dile getirir: “Yabancıların bu denli çok olmasının kabul edilebilir yanı çoğunun dil ve kültür bakımından çok uzak yerlerden gelmedikleri içindir ama kültürel farklılıklar ne kadar büyük olursa, entegrasyon süreci de o denli zor olacaktır.”

1990’dan itibaren: Türkiye’den göç edenlerin çoğu aile birleşimi kapsamında İsviçre’ye giriş yapar.

1992: Çifte vatandaşlık hakkı tanınır. Bu hak tanındığından beri Türk vatandaşlığını kaybetmeden vatandaşlığa geçilebilmektedir.

2002: AB/EFTA ülkeleri içinde kişilerin serbest dolaşım hakkı sağlanır ve aynı zamanda üçüncü dünya vatandaşları için ülkeye giriş şartları zorlaştırılır (2 daire modeli).
Türkiye sözde üçüncü dünya ülkesi olarak kabul edilir. İsviçre’de iş aramak için üç ay (altı aya kadar uzatma seçeneği ile) kalabilen AB/EFTA ülkeleri vatandaşlarının aksine Türk vatandaşları ancak aile birleşimi kapsamında ya da çalışma iznine sahip olmaları veya bir iş sözleşmesine sahip olmaları şartıyla İsviçre’ye giriş yapabilir.

2016: Türkiye'deki darbe girişiminden sonra ülkedeki siyasi durum değisti. Takip eden yıllarda Isviçre'deki siğınmacıların sayısı arttı.

 

Kaynaklar:
Ideli, M.; Suter Reich, V.; Kieser, H.-L. (2011). Neue Menschenlandschaften (Yeni İnsan Manzaraları). Migration Türkei-Schweiz (Türkiye-İsviçre Göç) 1961 2011. Zürich: Chronos

Historischses Lexikon der Schweiz (İsviçre Tarihi Ansiklopedisi) URL: http://www.hls-dhs-dss.ch/textes/d/D3374.php, Erişim 17.6.2015)

Ideli, M. (2020). Neue Medien. Impetus von Integration (Entegrasyon İvmesi), Transnationalität und Diaspora (Ulusötesilik ve Diaspora). Seismo: Zürich, Genf

https://www.fluechtlingshilfe.ch/themen/laenderinformationen/herkunftslaender/tuerkei (Erişim 23.09.2021)

BIGA, 20.04.1990. Die Türkei als traditionelles Rekrutierungsgebiet? dodis.ch/56689 - dodis-56689.pdf

 

 

“İlkin sadece erkekler geldi. Beş sene sonra eşlerinin ve ailelerinin de gelmelerine izin verildi.”

Meryem Yavaş

«Eniştem ve halamın yanında çok rahattım.»

Genç Osman Yavaş
 

 

Türkiye’den gelen “misafir işçilerin” çoğu geniş ailelerde büyüdüğünde, çocuklara anne babanın yanı sıra büyükannelerin, büyükbabaların, teyzelerin ve amcaların da bakması gayet doğaldı. İsviçre’de bunlar yoktu ve çocuk bakıcısını karşılayabilecek durumda değillerdi. Bu nedenle 1970-1980 yılları arasında birçok çocuk bir sene ya da daha uzun süreliğine Türkiye’ye, akrabalarının yanına yollandı. Buna ek olarak ebeveynler birçok kez çocuklarının kabullenilmediklerine, ayrımcılığa maruz kaldıklarına şahit oldular ve çocuklarının Türkiye’de daha iyi eğitim alabileceklerini düşünüyorlardı.

 

Bu acı ayrılık deneyimi bugün birçok ailede hâlâ konuşulamıyor. Ebeveynler, “O dönemde herkes öyle yaptı, başka seçeneğimiz yoktu,” diyor. O zamanların çocukları çoktan büyüdüler. Onlar bu pragmatik açıklamayı kabullenmek istemiyor ve çocukluklarını belirleyen, etkileyen bu deneyimleri konuşmak istiyorlar.

 

1970’lerde İsviçre’de yaklaşık 10 bin Türk pasaportlu kişi yaşıyordu. Kaç çocuğun ebeveynlerinden ayrı büyüdüğüne dair bir araştırma henüz yok. Bu konular sadece aile içinde değil, İsviçre kamuoyunda da konuşulmuyor. Aile birleşimi hakkı reddedilen sezonluk çalışanların binlerce çocuğu 1960-1980 senelerinde adeta gizlice büyüdüler. Çocukların sürekli olarak gönderilip geri getirilmeleri, ebeveynleri olmadan büyümeleri ve kendi çevrelerinden tekrar tekrar koparılmaları bugüne kadar tarihte konu edilmemiş karanlık bir sayfa olarak kalmaya devam ediyor. İlgili kişilerin girişimleri sayesinde “gizli kalmış çocukların” bu travmaları bugün konu edilse de göçmenlerin ve onların ailelerinin maruz kaldıkları deneyimler, Dorota Maiakowska-Osses’in yazdığı gibi, gizli kalmaya devam ediyor.
 

Kaynak: Masiakowska-Osses, Dorota, Kofferkinder und «ihre» Geschichten (Bavullu Çocuklar), Studia Niemcoznawcze / Studien zur Deutschkunde, Bd. 61 (2018), S. 319-333. https://repozytorium.amu.edu.pl/handle/10593/24198

 

«Durmadan benim fotoğraflarımı yolluyorlardı. İlk dişim, yalnız başıma attığım ilk adımlarım…»

Nesteren Tural Recan

 

 

«Benim annem babam onlardı.»

Genç Osman Yavaş

 

 «Babam İsviçre’de kalmaya devam etti ve okul hayatım boyunca annem ve küçük kardeşimle İstanbul’daydım. 17 sene babamdan ayrı yaşadık.»

Gökşin Varan

 

«Çocukluğumla ilgili güzel anılarım var. Bizler Reutenen sitesinde büyüdük ve hava kararana dek dışarıda oyun oynardık.»

Cahit Yurtsever

 

«Çocukken ne istediğimi sorduklarında tek isteğim bir müzik enstrümanı oluyordu; mızıka, gitar, tef…»

Genç Osman Yavaş

 

«Doğum günlerime bir sürü çocuk gelirdi. Bizim kapımız herkese açıktı.»

Filiz Kolcu


 

 «Senden hiç bahsedilmiyorsa, bir şey eksiktir!»

  Lale Türkan Yavaş

 

Göç etme arzusu, daha iyi bir hayat özlemiyle ilintilidir. Bunu gerçekleştirebilen ise çoğu zaman sonraki nesiller oluyor. Anahtarı ise eğitimdir. Bu yüzden de göçmen ailelerin çocuklarından beklentileri yüksektir. Fotoğrafçı Gökşin Varan konuşmasında, «En az avukat ya da doktor olmamı bekliyorlardı,» diyor. Anaokulu öğretmeni onu özel okula göndermek isteyince, anne babası onu Türkiye’ye göndermeye karar verir.

Çoğu, okullarda ayrımcılığa maruz kalmış. Özellikle de öğretmenlerinin onlardan beklentilerinin düşük olduğunu ve İsviçreli sınıf arkadaşlarıyla aynı derecede takdir görebilmek için çok çalışmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Bilimsel araştırmalar da yoksul ailelerin ve ebeveynleri göçmen olan çocukların aynı notlara sahip İsviçreli çocuklara nispeten daha düşük seviyeli okullara gönderildiklerini gösteriyor. Röportaj yaptığımız üç öğretim üyesi bu olumsuz durumu inkâr etmese de bu gerçeği yumuşatma yoluna gidiyor. Okulun, çocuklar ve gençler için farklı dünyaların kapısını açıp açmayacağını, kendilerini ifade etmek için bir fırsat olup olmadığını öğretmenlerin tavrı ve tutumu belirliyor. Yine de başarılı olmak için kültürel olarak uyum sağlamak zorundasınız. Çocuklar, ailelerinin nereden geldiğini hatırlatan mesafeli duruşlarla karşılaşmakla birlikte çoğunlukla hor görülüyorlar. «Türk olmak değil, diğer herkes gibi olmak istiyordum,»diyor Nesteren Tural Recan sohbet sırasında. Ait olmama hissi, her daim omuzlarında bir yük olarak duruyordu. Lale Türkan Yavaş okuldaki bu «başkalaştırmayı» şu sözlerle ifade ediyor: «Bahsin geçmiyor, hikâyen de yok ve gerektiğinde, sadece İslam konusunda uzmanlık seviyesinde bilgi verebilecek biri olarak görülüyorsun.»

 

 «Okulun haftalık kamplarına gitmemizi istemeyen anne babalar da vardı tabii. Komşularımızın anne ve babamı beni o geziye yollamamak için ne diller döktüğünü unutmuş değilim.»

Nesteren Tural Recan

 

 «Buradaki okulun kuralları da bu şekilde. Sana iyisi mi gün nasıl geçiyor, kısaca bir yazayım.
Saat 6:30 uyandırıyorlar…»

Ayşe Yavaş’ın Marlies Werder’e yazdığı mektuptan

           

Zitat: «İsviçre’de Real’de okuduğum için üniversite okuma şansım kalmamıştı. Bu yüzden yaz tatilinde İstanbul’da kalmaya ve Anadolu Lisesi’ne gitmeye karar verdim.»

Genç Osman Yavaş

           

Zitat: «Anaokulundaki ilk günü çok iyi hatırlıyorum. Çok heyecanlıydım ve çok merak ediyordum. Wyden’deki anaokulu öğretmenimiz harikaydı.»

Neşterden Tural Recan

 

 «Ortaokulda aşağı yukarı 120 öğrenciydik. Anne babası Türkiye’den gelen sadece iki kişiydik, bir kız ve ben.»

Ercan Recan

 

«Anne babaların, özellikle de Türkiye’den gelen anne babaların çocuklarının okul başarısıyla ne kadar çok ilgilendikleri sık sık dikkatimi çekerdi.»

Philipp Burger

 

«Büyükbabama zamanında İsviçre’ye gelmeye cesaret ettiği için minnettarım. Bu sayede yeni bir bakış açısı kazandım ve bana yepyeni alanlar açıldı.»

Devin Tural

 

 «Sıla özlemine şifa bulmak… »

  Gökşin Varan

 

 

«Sanırım annem için büyük bir şok oldu. İstanbul gibi bir metropolden geliyordu ve kız arkadaşlarıyla gezmeye, sinemaya, dans lokallerine gitmeye alışkındı fakat birden kendini hiçbir şeyin olmadığı, pazarları ölüm sessizliğine bürünen bu köyde buldu,» diye anlatıyor Nesteren Tural Recan. Evde her daim misafir olduğunu, şarkılar söylendiğini, dans edildiğini ve annesinin zaman zaman misafirlere yemek yapmak ve hizmet etmekte zorlandığını hatırlıyor.

 

1970’li yıllar sonu itibariyle VHS-video oynatıcıları önemli bir boş zaman aktivitesi hâline gelmişti. “Cumartesi günleri ebeveynlerimiz bizi video filmi kiralamamız için Brugg’daki Türk gıda marketine yollardı. Filmin konusunun bir önemi yoktu, önemli olan içinde memleketten manzaralar olmasıydı,” diye anımsıyor Ayse Yavas ve daha detaylı olarak şöyle açıklıyor: «Manzara ile sadece kelime anlamında İstanbul’dan, Topkapı Sarayı’ndan, Süleymaniye’den, Ayasofya’dan, Boğaz’dan ve Galata Kulesi’nden görüntülerden bahsetmiyorum; bu aynı zamanda sıla özlemi etkisiyle bir tür kendinden geçiş ritüeli gibiydi.»

 

«Bizde her daim misafir vardı ya da biz misafirlikteydik.»

Nesteren Tural Recan
 

 «Anne babamın battaniyeleri kapıp sepeti yiyeceklerle doldurmalarını, çimlerde başka ailelerle toplanmalarımızı hatırlıyorum. Yiyip içilir ve şarkılar söylenirdi. Bir de o küçük hobi bahçeleri vardı…”

Özgür Yıldız

 

 «O zamanlar bizim için havuz önemli bir buluşma yeriydi!»

 Margrit Zimmermann


«İsviçre’ye ne zaman gitsek, babam elinden geldiğince bize zaman ayırıyordu. Bu yüzden de çok gezerdik: Ren Şelalesi’ne, Habsburg Kalesi’ne, Tessin kantonuna…»

Gökşin Varan

 

«Cuma öğlenleri Migros restoranında olmak biz çocuklar için haftanın en önemli olayıydı.»

Cahit Yurtsever

«Çocukken Melligen’den İstanbul’a yaptığımız yolculuğa bayılırdım. Çorba ve çay için her daim sıcak su bulundururduk. En çok da domates çorbasını severdim. Bugün domates çorbası bana hâlâ o tatil hissini hatırlatır.»

Tüba Saxer

 

Her yıl beş haftalık yaz tatilinde aileler Türkiye’deki akrabalarını ziyaret ediyordu. “Balkan Ekspresi” adlı trenle, üç gün boyunca ailecek tek kompartımanda, otobüsle ya da bir arabaya doluşarak Türkiye’nin yolunu tutuyorlardı. 1970’lerin başında yeni bir coğrafi terim ortaya çıktı: «misafir işçi güzergâhı.» Bununla çoğunlukla yaz başlarında insanların, yaşadıkları ülke ile memleketleri arasında yıllarca mekik dokudukları otoban ve kara yolları kastediliyordu. 3000 kilometrelik yolculukta Brugg’dan başlayıp Münih, Salzburg, Graz, oradan Spielfeld, sonra eski Yugoslavya sınırına, Zagreb, Belgrad ve Niş’ten sonra da Bulgaristan üzerinden sonunda Türkiye’ye varılıyordu.

 

Yollar birçok yerde bakımsızdı ve arabalar da bugünkü kadar emniyetli değildi. Yetmezmiş gibi bir de güzergâhın büyük bir kısmı Demir Perde’den geçiyordu. Yani, örneğin, Bulgaristan’dan transit geçmek zorunda kalıyorlardı. Bunun gibi sorunlar ve kısıtlı maddi imkânlar gurbetçileri mola vermeden yola devam etmeye zorluyordu. Bu sebeple 1970 ve 1980’lerde “misafir işçi güzergâhı” en tehlikeli yollardan biri olarak görülüyordu. Ölümle sonuçlanan çok sayıda trafik kazası meydana geliyordu.

 

Bütün zorluklara ve tehlikelere rağmen bu yolculuk hayatın bir olmazsa olmazı, bir parçasıydı: «Orası» ve «burası» arasında çokuluslu bir alana, hayati bir bağlantı noktası hâline gelmişti. Seyahat edenlerle birlikte her türlü bilgi, para ve hediye de ülkeler arasında gidip geliyordu. Ayşe Yavaş’ın kızı Peri La Roche’un da bu güzergâhla ilgili unutamadığı çocukluk anıları var. Doğancılı’da, anneanne ve dedesindeyken birden karşısında Zürih’te oturan amca ve teyzesini görünce, amcası ona anneannesinin İstanbul’daki bahçesindeki köpek kulübesinden Zürih’e çıkan gizli bir geçit olduğunu, oraya bu geçidi kullanarak geldiklerini söylemiş. Beş yaşında bir çocuk olarak bu açıklamayı tuhaf bulsa da hemen kabul etmiş. Ancak sonraları hikâyenin gerçekliğinden şüphe edince köpek kulübesini kontrol etmiş ve oradan doğruca Zürih’e çıkan bir geçidin olmadığını görmüş.

 

Ayşe Yavaş, Tüba Saxer, Margrit Zimmermann ve Filiz Kolcu’nun anıları her ne kadar farklı olursa olsun hepsinin ortak bir yanı var: Hepsi de üzerlerinde iz bırakmış.

 

Zamanla insanların ihtiyaçları ve özellikle de maddi imkânları değişti. Günümüzde birçoğu için tatil artık sadece uzaktaki akrabaları ziyaret etmek anlamına gelmiyor. Artık İtalyan aile dostlarıyla Rimini veya Cesenatico’ya gitmek, Türkiye’nin bambaşka bölgelerine veya başka ülkelere ve de şehirlere gitmek kadar normal.

«İsviçreli kocalarımızdan daha çekici, daha bakımlı ve daha şıktılar!»

Margrit Zimmermann

 

1963 yazının ilk akşamında Hüseyin Yavaş, birlikte yola çıktığı on arkadaşıyla Georg Fischer AG’nin işçi yurdunda oturmaktansa dışarı gezmeye çıkar. «Gezmeye çıktım ve kilisenin önünde İsviçreli bir kadınla tanıştım.» Mayıs 2017’de Anadolu Hisarı’nda yaptığımız konuşmada Hüseyin Yavaş, «Hayat onunla başladı,» diye anlatıyor.

 

İsviçre’nin küçük yerleşim yerinde genç Türklerin gelişi elbette fark edilmişti. «Gençlerin buluştuğu ve insanların birbirine baktığı, birbiriyle bakıştığı yer işte o havuzdu,» diye anımsıyor Margrit Zimmermann. Burada aşklar doğdu.

 

Ama Hüseyin Yavaş’la İstanbul’dan Brugg’a gelen o on kişiden sadece biri, Hamdi Ulukurt bir İsviçreliyle evlenir. 1960’larda bir istisna olan bu durum 2021’de son derece yaygın: Devlet İstatistik Kurumu’nun verilerine göre günümüzdeki evliliklerin üçte biri iki uluslu. Hatta İsviçre pasaportu olmayanlar da dâhil edildiğinde, mevcut oran bunların neredeyse yarısı ediyor.

 

«16 sene ayrı yaşadık. Ben İsviçre’de kaldım, karım ve oğullarımsa İstanbul’da!»

Muharrem Murat Varan

 

 «Bir Türkle hayatta evlenmem!»

 Nesteren Recan Tural

 

«İstanbul Sirkeci’den trene binip İsviçre’deki kocamın yanına gittiğimde 17 yaşındaydım. İsviçre, evliliğimizi kabul etmedi. Sınır dışı edilmekten korktum. Brugg’da bir daha evlendik.»

Meryem Yavaş

 

«Evlendik ve hemen sonraki hafta İsviçre’ye gittik!»

Nihal Kıran

 

«Hamdi’nin İstanbul’da yaşayan ailesi düğüne gelememişti. Onun yerine, bir nevi aileyi temsilen, arkadaşı Memduh düğüne katılmıştı.»

Margrit Zimmermann

 

«Unterbözberg’de çok güzel zamanlarımız oldu!»

Atiye Yavaş

 

«Sabit’e, beni sandalla derenin karşısına bırakmasını söyledim, giderken kimseler beni görsün istemedim. Gitmeme hayatta izin vermezlerdi!»

Hüseyin Yavaş

 

Nihai gitme kararı; aileyi, arkadaşları, alıştıkları hayatı ve kendini güvende hissettikleri çevreyi bırakmak, gidenlere özgürlük hissi kadar acı da veriyordu.

Filozof Vilém Flusser şöyle yazar: “Vatan, ebedî bir değer değildir, kendine özgü pratik bir işlevi vardır ama onu kaybeden acı çeker. Kişi, birçok lifle buna bağlıdır; bunların birçoğu da bilincin çok ötesinde, görünmezdir. Lifler koptuğunda ya da koparıldığında bu cerrahi müdahale kişide çok büyük acılara sebep olur.”

 

Görüştüğümüz diğer kişiler de vatan özlemi çeken bireyler olarak, özgürlüğü ve acıyı nasıl aynı anda yaşadıklarını, kaderleriyle nasıl baş ettiklerini ve kararlarını nasıl verdiklerini anlatıyorlar. Göç biyografileri benzerlikler taşısa da hikâyeler ve eylemler farklı olabiliyor. Örneğin, tıpkı Yeşiltepe ailesinin yaptığı gibi, bazıları İsviçre vatandaşlığına başvurmaya karar veriyor. Onları buna yapmaya iten kızlarıdır. Sınıf arkadaşları gibi o da sorunsuz bir biçimde komşu ülke Almanya’ya, Fransa’ya veya İtalya’ya gidebilmek için vatandaşlık almak istiyor. Başka ailelerde ise, “Nasıl olsa sonunda Türkiye’ye geri döneceğiz,” düşüncesi daima gündemdedir. Arsa, ev veya daire almak için para biriktirirler. Ama her şey o kadar da siyah, beyaz değildir. Daha rahat ve bağımsız bir hayat yaşamak için gündelik ihtiyaçları da karşılamak gerekir. “Hüseyin’e herkesin ehliyet aldığını, benim de araba kullanmayı öğrenmek istediğimi söyledim. Alışveriş torbalarını taşımaktan kollarım uzadı.” Meryem Yavaş araba kullanmayı kocasından önce öğreniyor.

İlk nesil ebeveynler, çocukları için daha iyi bir hayat hayal ediyorlardı fakat “iyi bir hayat” anlayışındaki farklılıklar çatışmalara ve kırılmalara neden oluyordu. Örneğin; evden ayrılmak isteyen kızına babasının, «Gidersen bizi unut!» diyebilmesi gibi.

 

 

Kaynak: Flusser, Vilém, Von der Freiheit des Migranten. Einsprüche gegen den Nationalsozialismus. Europäische Verlagsanstalt, Hamburg 2013, 17

 

«Gidiyorsan bizi unut.»

Hüseyin Yavaş

 

«Hayatım boyunca çalıştım. Çocukken babama bakkalda yardım etmek zorundaydım, İsviçre’de de fabrikada çalışıyordum. Türkiye’ye döndüğümüzde de yapılacak çok şey vardı ama iş farklıydı ama her gün bir öncekinden farklı olduğu için daha az sıkıcıydı. Bir restoran ve bir otel açtık. Bizi devamlı meşgul ediyordu, durmadan İstanbul’un ilgili makamlarına mektuplar ve dilekçeler yazıyordum. Yapmak istediğimiz çok şey vardı ve bunları gerçekleştirdik.”

Meryem Yavaş

 

«Anneannemlerde tatildeydik. Babam bir sabah kendi evini yapmaya karar verdi. Uyandığımızda babam evin temelini atmaya başlamıştı bile.»

Ayse Yavas

 

«Babamın gökyüzü mavisi bir Vosvos’u vardı. İlk araba satın alanlardan biri babamdı.»

Tüba Saxer

bottom of page